|
Tweet |
Doğan Kuban son röportajlarından birinde Ulucami ile ilgili görüşlerini şöyle dile getirmişti;
-Cennetin Kapıları ve Divriği Mucizesi adlı kitaplarınızı koşut konuşarak başlayalım söze. Anadolu Türk kültürünün oluşturduğu en görkemli yapı kabul edilen, 1985'te UNESCO Dünya Mirası Listesi`ne alınan ve üzerinde 40 yılı aşkın süredir çalıştığınız Sivas Divriği Külliyesi (Divriği Ulucamii ve Şifahanesi) figüratif olmayan bir sanatın İslam dünyasındaki en güzel örneklerinden biri dediğiniz gibi. Hatta 'o bir heykel ve dokunulmaması gereken kutsal bir emanet' diyorsunuz. İslam dünyası için de ayrı bir öneminin olması gerektiğini söylüyorsunuz.
- Divriği Ulucamii ve Şifahanesi`nde Hürremşah`ın Yontu Sanatı/ Cennetin Kapıları kitabım Türkçe-İngilizce olarak, geçen mayısta İTÜ Taşkışla Kampüsü`nde açılan 'Cennetin Kapıları' adlı fotoğraf sergisi de esas alınarak hazırlandı. Kitap, daha önce sergilenmeyen fotoğraflardan ve bu kitap için kaleme aldığım metinlerden oluşuyor. Mengücekoğlu hükümdarı Ahmed Şah ve karısı Turan Melek'in isteğiyle 1228'de yapımına başlanan Divriği Ulucamisi ve Şifahanesi Divriği Külliyesi ortaçağ sanatı bağlamında sadece Türkiye'nin değil dünyanın en büyük yapıtlarından biri. On birinci yüzyılda İslam dünyasına egemen olmaya başlayan ve yavaş yavaş Müslümanlığı kabul ederek yeni bir kültürel sentez olgusunu başlatan Türklerin İslamın ilk kez ele geçirdiği topraklarda yarattığı olağanüstü bir sinkretizm ürünü. Bu yapıtın özellikle taçkapılarında şekillenen biçimler, bir bakıma göçer Türklerin ilişkiye girdikleri bütün toplumların geleneklerini birleştiren bir ortaçağ sanatı ansiklopedisi niteliğinde. Bu eşsiz kapıların yaratıcısı Mugis oğlu Ahmet Hürremşah ve onunla birlikte çalışanlar, Asya yontu sanatını ve mitolojisini bu yapıda, yontularında yeniden yorumlamışlar. Yapıda görülen taş oyma sanatı sadece bu yapıta özgüdür. Onun için ona bir mucize ve Asya sanatı müzesi olarak bakıyorum. Cennetin Kapısı lafı da bizzat giriş kapısının cennet imgesi çevresinden kaynaklanıyor. Bunun kısası şu: Selçuklu devrinde çok ilginç yapılar var, o yapıların temel plansal özellikleri eski İslam dünyasından genellikle İran'dan kaynaklanıyor. İran toprak mimaridir, bizde ise taşa dönüşüyor çünkü Anadolu'nun geleneği taştır. Bizanslılarda, güneyde sonra Araplar, Ermeniler taş yapmışlardır. Taşa dönüşünce ve işçi de tabi yerli olduğu için nitelik değiştiriyor. Ama plan açısından İran'dan taşınmış, Anadolu öğelerini pek kullanmıyor yani plansal olarak İslami ama mimari konsept olarak yavaş yavaş taşa dönmüş olmaktan kaynaklanan bir aksetme var. Divriği'nin asıl özgünlüğü dekorasyonundadır. Basit, mimariye tabi, bir dekorasyon olmaktan çıkmış ve kendine özgü bir heykel niteliği kazanmıştır. Dekorasyonun ağırlığı da dış kapılarda. İki büyük kapıda çünkü Batı Kapısı yıkılmış. O da soyut değil ama somut da değil yani tabiatı taklit etmiyor. Mimesis (taklit) bizde yok.
- İslamın hani heykele karşı yaklaşım konusu da var'
- İslamın başlangıcında figüre karşı tepkisi de yok aslında. Bence Bizans'taki ikonoklast figür karşıtı akımın etkisi var. Sonradan şuna put buna put demişiz ama daha evvel öyle bir şey yok çünkü Emevilerin saraylarında figürlü freskolar var. Selçuklular bizzat bir şeyler yaptırmışlar. Hatta kitapta da yazdım, Konya Kalesi'nde on dokuzuncu yüzyıla kadar artik figürler ve Selçukluların yaptığı taş kabartmalar var, insan kabartmaları, figür var Melek falan. Demek ki o devirde henüz çok yerleşmiş bir anlayış değil kaldı ki tamamen yok olmuyor minyatürler baştan aşağı insan figürü dolu. Dolayısıyla Kurani bir şey değil o, bir yorum. O yorum da bence Müslümanların değil Müslümanlaşan Bizanslıların getirdiği bir şey, düşmanlık. Çok etkili de olmamış çünkü Selçuklular yüz heykellerini yaptırmışlar, Divriği kapısında bile insan kafası var. Asıl enteresan olan kapılardaki taş işçiliği. O taş işçiliği iki boyutlu mimariye bağımlı değil bilakis mimariyi istila eden bir yapı. Dolayısıyla onu mesela Avrupa'da Gaudi gibi bir adamın, doğadan esinlenen fakat doğayı taklit etmeyen tasavvurlarına yakın buluyorum. Ama bu tabi unique, başı da yok, sonu da yok. Dünya taş yontu alanında çok özel bir yeri var. Bunu eskiden beri söylüyorum ama bu sefer teorisini de yazdım kitaba.
'DİVRİĞİ BENİM KIYMETLİM'
- Divriği Ulucami ve Şifahanesi yanlış restorasyon ve kötü çevre koşulları nedeniyle yok olma tehlikesiyle yüz yüze. 'Bu yapının niteliği konusunda henüz toplumun uyandığını sanmıyorum' sözleriniz de hafızalarda. Bunun için 2003'te Başbakan Erdoğan da dahil birçok yetkili, eserin kurtarılması için ne gerekliyse yapılacağını söylemiş. Hatta bunun için 2.3 trilyon lira kaynak aktarılmış. Divriği Mucizesi adlı kitabınızda da, 2002'de minber kapıları ve kitabesi çalınan taç kapılarının müze ortamında korunması gerektiğine işaret ettiniz.
- Bu yapının sorunu dünyada, İslam’da ve Türkiye'de biricik olan el işçiliği yani yontular. O yontular da dışarıda. Bu müze yapının zengin taş oymalarının en önemli olanları mimariden çok heykel olan taç kapılardadır. Sekiz yüzyıldır hava etkilerine açık oldukları için yağmur, kar, rüzgâr, don, giderek artan hava kirliliği ve bilinçsizliğin maalesef restorasyon adını taşıyan ilkel tamirlere yansıması nedeniyle hızlı erozyon aşamasına gelmişler. Yüzey erozyonu yapıyı, özellikle bunu bir şaheser yapan yontuyu kemirmektedir. Buradaki sorunu basit bir restorasyon değil, bir dünya yontu şaheserine dokunmadan ve ona zarar vermeden korumak olduğunu topluma ve sorumlulara duyurmak gerek. Taş oymalara dokunulmaması ve kapalı müze koşullarında korunması zorunludur. Yıllardır önerdiğim çözüm ise çelik ve cam şeffaf strüktür içinde, uygun koruma koşullarında yapının müzeleştirilmesidir. Etrafını temizledi Başbakan. İTÜ'de sergi açtık en son, ondan sonra çok ilgilendiler, Kültür Bakanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı ilgilendiler. Hatta Cumhurbaşkanı bile Divriği'yi himayesine almış. Bu kitabın başında Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın da girişte yazıları var. Bu önem verdiklerini gösteriyor, bunun devam etmesini ve yapıyı kurtarmasını bekliyoruz.
Ben danışman olurum ama para falan almam, Kültür Bakanı'na da söyledim, bedava yaparım ne gerekirse. Yarım yüzyıldır uğraşıyorum, iki kitap yayınladım, dünyaya da tanıttım, sayısız makale yazdım, bu yapı benim kıymetlim. / Murat Nedim Bozkurt
.
DOĞAN KUBAN KİMDİR?
Doğan Kuban 1926 yılında Paris'te doğdu. 1949 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ni bitirdikten sonra fakültenin Mimarlık Tarihi Kürsüsü'ne asistan oldu. 1950'li yıllarda İtalya'ya giderek Rönesans mimarlığı üzerinde çalışan Kuban, 1962'de Fullbright bursuyla konuk öğretim görevlisi olarak ABD'deki Michigan Üniversitesi'nde bulundu.
Kuban, 1960'lı ve 70'li yıllarda belli süreler boyunca Harvard Üniversitesi'nin bursuyla Washington D.C.'deki Dumbarton Oaks Araştırma Kütüphanesi ve Koleksiyonu'nda çalıştı. 1965'te Anadolu Türk Mimarlığının Kaynak ve Sorunları adlı çalışmasıyla profesör olan Doğan Kuban, 1973-76 yılları arasında İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde dekanlık yaptı.
İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Enstitüsü'nün kurulması için çalışan Kuban, 1974'te kuruluşu tamamlanan enstitünün başkanlığını yürüttü. Halen Ağa Han Mimarlık Ödülü Yürütme Komitesi üyesi olan ve Türk, İslam, Anadolu mimarlığı ve sanatını konu alan kitaplar ve makaleler yayımlayan Doğan Kuban, çalışmalarında, Türk sanat ve mimarlığının özgün bir yaratı alanı olarak görülmesi gerektiği görüşünü savundu.