Bugun...


FATMA PEKŞEN

facebook-paylas
SALKIM SÖĞÜT SUYA KÜSMÜŞ
Tarih: 14-02-2019 13:09:00 Güncelleme: 14-02-2019 13:09:00


“Bilmem niçin hep yeşil giyerdi Şadan? Gözleriyle uyum sağlasın diye mi, ya da bu rengi diğerlerinden çok daha fazla sevdiğinden mi? Kestiremedim hiçbir zaman. Hiç birimiz kestiremedik...

Yeşillerini giyip, yeşil dedimse küf yeşilinden koyu, yaprak yeşilinden açık bir tonu kastediyorum. Nerden bulurdu, nasıl yakıştırırdı anlamazdık. Soğan kabuğu rengindeki ceketini, aynı renkteki çanta ve ayakkabılarını da çekti miydi, koca kurumun sultan hanımı olurdu. Kış aylarında kaşlarına kadar indirdiği el örgüsü siyah beresini, yazın sıcağında ise kelebek kanadı biçimindeki güneş gözlüğünü eksik etmezdi hiç. 
Hani şimdi mankenlerin edalı yürüyüşlerini görüyoruz ya ekranlardan; işte o biçimdi yürüyüşü endamı. Omuzları dik, başı dik, boynu dik. Hep ileriye bakarak giderdi. Kararlıydı adımları. Ölçülüydü. Hani dik dedimse, kibirli sanmayın sakın. Kurumun en cana yakınıydı aynı zamanda.
Geniş bahçenin ortasındaki havuzun başına çakıl taşı döşeli yoldan, öğlen aralarında başlama zili çalana kadar birkaç hanım arkadaşıyla gider otururdu ki, hemen seçilirdi diğerlerinden. Duruşu, oturuşu, konuşuşu, hepsi ayrı zarafetti. Asildi her haliyle. Vakti zamanında özel hocalarda okumuş da yarım kalmış derlerdi. Doğru muydu bilmem. 
İlk defa görenler, onu kurumun postabaşısı olarak bilmezler, üst mevkide bir görevli sanırlardı. Sabah işbaşı zili çalıp da nizamiyeden kuluçka civcivleri gibi daldık mıydı bahçeye, herkes kendi biriminin başına geçtiğinde, işte o zaman asıl kimliğine bürünürdü. 
Bizim birimdeydi başından beri. Lacivertti önlüklerimiz. Yaka ceplerimizde adımız işli olurdu beyaz iplik ile. Şimdiki gibi naylon muhafazalı isimlikler bulunmazdı. 
Gözümüz yaka cebindeki isme takılınca bir tuhaf olmuştuk. İlk defa rastlamıştık Şadan ismine. Şadan. Bir tuhaf geliyordu dilimize. Erkek adı olan Şaban’a alışkındık da Şadan’a uzaktık nedense. 
Deniz kokusu gibi, yakamoz ışıltısı gibi bir şeydi. Uzak diyarların esintisi gibiydi. O zamanların tek eğlence aracı sinemaların artistleri gibi cazibeliydi.
Cazibe dedimse yanlış anlama efendi oğlum, yanlış anlama. 
Güzeldi. Alımlıydı Şadan. Bir o kadar da ciddiydi. Bizim kurumun çalışan kadın elemanlarına benzemiyordu hiçbir haliyle. Öbür gariplerin çoğu kocasından ayrılmış ya da erken dul kalmışlardı. Boyunları bükük, omuzları çöküktü çoğunun. Geçim tasasında, yüzleri gülmeyen, soluk çehreli biçarelerdi. Bekar olup, bu çekicilikte, bunca erkeğin içinde çalışan kadına pek rastlanmazdı bizde. Bu yüzden amirinden memuruna, evlisinden bekârına gözümüz takılırdı hep. Vitrinlerdeki ışıltılı eşyaya takılması gibi.
Duraklarımızdan alıp işyerimizin kapısına bırakan otobüsümüzün içinde bile başkaydı. Hep aynı koltuğa otururdu. İnişi binişi, dimdik gidişi ile mıknatıs gibi izlettirirdi kendisini. Nerden binerdi, nerde inerdi bilemedik uzun müddet. Nerede otururdu, kimin neyiydi çözemedik. Sadece Şadan olduğunu bildik o kadar. Şadan. Kurumun en ilginç kadını. En ciddi ve en alımlı. Asıcık gülse, kikirdese belki de büyü bozulacaktı. Safi ölçüydü.
Kurumumun “Askeri Dikimevi” olduğunu söylememe lüzum var mı efendi oğlum? Hani erkek bolluğunun olduğu işyeri. Tek tük de kadın çalışanının olduğu... Pijamasından kepine, yazlığından kışlığına hep makinelerimizden geçerdi askerlerin urbaları. Çamaşırları da. Askeri hastanenin dahi çarşafından perdesine kadar her eşyası hep bizim elimizden çıkıyordu. 
Müdüründen memuruna, ustabaşısından çaycısına kadar tutulmuştuk ona. Gözümüze görünmeyegörsün bir kere; yörüngesine girerdik çarçabuk. Belki belli etmezdik ama böyleydik topumuz da. İsterdik ki konuşsun, sohbet etsin; bir şey istesin bir şey paylaşsın... Ama arkadaşlık sınırlarının içinde kalırdı hep. Ne bir adım beri, ne bir adım geri. Ölçülü dedim ya. 
Canımız çıkardı otobüsün içi kalabalık olsun da yerimizi ona verip centilmenliğimizi gösterelim, gözündeki mertebemizi yüceltelim diye. Başaramazdık. Hep bizden önce binmiş olurdu. Nasıl ederdi bilmem, bizden yardım istemezdi hiç.
Hani dedim ya, kadınlar öğlen aralarında yemekten sonra havuzun başında otururlardı, işbaşı zili çalana kadar. İşte o zaman her birimiz bir bahane ile yaklaşırdık yanına. Havadan sudan konuşurduk tesadüfmüş gibi. Ortalığın pahalılığından, siyasetten dem vururduk; hasta anamızdan bahsederdik. Gittiğimiz sinemaları, izlediğimiz filmleri anlatırdık. Tıpkı yemekhanede yaptığımız numaralar misali. Tuzluk biberlik isteme bahanelerinden yani. 
Dinlerdi konuşulanları mütebessim bir çehreyle. Anlardı da belki anlamazlıktan gelirdi. Gözlerini yere dikerdi hep. Direkt olarak hiçbirimizin yüzüne bakmazdı.
Dedim ya hep yeşil giyerdi diye. Yani iş çıkışında, lacivert önlüğünü çıkardıktan sonra. Bir keresinde nasıl olduysa, öğlen arasında yeşilli elbisesi ile oturmuştu havuzun başına. Bir yere mi gidecekti, bir yerden mi gelmişti bilmiyorum. Elindeki kırmızı karanfili havuzun suyuna daldırıyor, dökülen damlaları izliyordu dalgın dalgın. Kim bilir aklından ne geçiriyordu...
İşyerimizin geniş bahçesinde cins cins karanfiller olurdu o zamanlar. Şimdilerde bilmiyorum ne halde? Epeydir gitmiyorum o tarafa. Yol mu geçmiş ne? Küçüldü diyorlardı o koca bahçeye. 
Ha, ne diyordum efendi oğlum? Havuz başındakileri. Karanfili suya daldıran yeşilliyi... Bizim birimin ustabaşlarından Sadullah, baktı baktı ve “tıpkı salkım söğüde benziyor şu Şadan” dedi.
Hakikaten de öyleydi. Etekleri suya giren, ucundan damlacıklar saçan nazlı söğütlere benziyordu o haliyle. İşte o günden sonra da nasıl oldu, nasıl yayıldıysa, kurumdaki adı Salkım Söğüt oldu. Neredeyse Şadan adı unutuldu.
Hepimiz umutlandık, tutulduk dedim ya. Kimimiz ima ettik, kimimiz mektup yazdık yürek tıpırtılarıyla. Kerime Nadir romanlarındaki tiplere döndük. Bekledik, bir ışıltı, bir ümit pırıltısı ile. Dünürcü yolladık anamızı bacımızı. Sevdamızı serdik ayağının altına. Çarpıntılar tuttu. İnce hastalığa yakalanma yalanları söyledik.
Amma ve lakin olmadı be efendi oğlum... Olmadı hiç birimizin isteği.
Ne kırdı birimizi, ne de alındı... Ne kapısını yüzümüze çarptı, ne de “şu sebepten dolayı sizi istemiyorum” dedi. 
Sandık ki gönlünde biri var. Sandık ki günün birinde çekip gidecek sevdiğinin kolunda. Sandık ki kurumdaki varlığı yok olacak. Sandık ki direkt bakamadığı gözleri birisine çevrilecek, ışıldayacak yakut misali. Sandık ki şehzade eşi olacak. Sandığımızla kaldık tabii. 
Kimimiz yangınımızı içimize gömdük, kimimiz tayinimizi istedik başka şehirlere. Kimimiz evlenip barklanıp çoluk çocuğa karıştık ona inat eder gibi. Kimimiz havuz başında çocukların masraflarından, okul başarılarından bahsettik tesadüfmüş gibi. Kıskanacağını, hayıflanacağını umduk. Umduğumuzla kaldık. 
Çok sonraları öğrendik, doğuştan hasta bir ağabeyinin olduğunu; ve kendini ona adadığını. O yüzden de kimseyle evlenmediğini. Emekli olduktan sonra da görmedik zaten. 
Kadınıyla erkeğiyle, cümle çalışanımız, her birimiz bir yana dağıldık. Yenileri girdi bizim boşalttığımız yerlere; bizim de eskilerin yerine girdiğimiz gibi. Yeniden döndü makineler. Yeniden çaldı ziller. Yeniden çalıştı motorlar. Yeniden giyildi lacivert önlükler.
Bilmem bir daha Şadan’a benzeyen çalıştı mı o tezgâhların başında? Bilmem Şadan gibi birisi oturdu mu o havuzun başına? Gözlerini dikti mi mavi-yeşil suya? Yanık yüreklerden kopup gelenleri duymazdan geldi mi? Salkım Söğüt benzetmesi yapıldı mı?
Günler günlere, yıllar yıllara öyle çabuk ulanıyor ki be efendi oğlum. Geçen sene bizim küçük oğlan, Ethembey Parkı’nın orada, birinci kattan genişçe bir daire alarak bizi kiracılıktan kurtardı. Anası da ben de pek sevindik bu işe. Geçim derdi, çocukları okutmak derken alamadıydım işte bir dam altı. Dile kolay beş çocuk büyütmek, evlendirmek. 
Hani sen zabıtasın ya efendi oğlum, bilirsin oraları. Huzurevi de işte bizim oralardadır. Arada bir yerde. Sokağın iç tarafında. Caddeden görünmez. Biz de yeni yeni tanıyoruz civarı zaten. 
Bir sabah erkenden pide almış geliyordum fırından. Sıcak sıcak koltuğumun altına sıkıştırmışım, yürüyorum gücüm yettiğince. Gelinin çayına yetiştireceğim aklımca. 
Birden onu gördüm işte! Şadan’ı. Salkım Söğüt’ü. Üstünde gene yeşil bir takım var. Başında siyah bir şal sarılı. Elinde bastonu olsa da, çizgileri yaşlandığının alametini gösterse de, gene dik yürüyor. Gene uzaklara bakar gibi. 
Yürek tıpırtılarım dışarıdan duyulacak diye, ödüm koparak geçtim yanından; tanır mı, selam verir mi diye heyecanlandım. Tınmadı bile. Çekti gitti yanımdan. Kalakaldım. Ben de yürüdüm eve doğru süklüm püklüm. Omuzlarım düşük, kalbim yaralı.
Ama sair günler sıcak pide için nazlanan şu yaşlı amcan, Şadan’ı görebilmek için her sabah yola çıkar oldu işte. 
Daha birkaç hafta önce öğrendim gözlerinin önemli oranda görme kabiliyetini yitirdiğini. Ve de huzurevine yerleştiğini. Işığı alabiliyormuş, gündüzle geceyi seçebiliyormuş o kadar.
İşte bu yüzdendir, yaramaz çocukların içip attıkları meyve suyu şişelerinin kırıkları Şadan’ın ayağına batmasın, bir zarar vermesin diye yollarda cam kırığı toplayışım... İşte bu yüzdendir beni döşürücülerle* birlikte toplayıp buraya tıkışın... İşte bu yüzdendir yüz kızartıcı bir suç işlemişim gibi sorgulayışın... 
Neyleyim be efendi oğlum, neyleyim? Salkım Söğüt suya küstükten gayri, ışığa küstükten gayri... Neyleyim? 
Bu yaştan sonra onun geçtiği yollardan taş toplar oldum, şişe kırığı toplar oldum. Sevdanın yaşı olmuyormuş be efendi oğlum. Olmuyormuş...”



Bu yazı 238 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ

Henüz anket oluşturulmamış.
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI