Bugun...


FATMA PEKŞEN

facebook-paylas
CANI SIKILAN GELİNCİK
Tarih: 05-05-2019 13:40:00 Güncelleme: 05-05-2019 13:40:00


 

                                   

“Heyyy!” diye gücünün yettiğince bağırdı. “Heyyy… Ben buradayım. Benimle de konuşsanıza!”

İncecik sesi, yoldan geçen bir kamyonun homurtusunun arasında kaybolup gitti. Sabahtan beri bu üçüncü seslenişiydi. Hiçbirinde de başarılı olamamıştı. Sesini duyuramamıştı bir türlü. Usançla oturdu yerine. Kırılmıştı biraz. Onlar orada, gülüşüp eğlensinler, topluca şarkı söylesinler, kendisi burada, böyle yapayalnız, mahzun kalsın; olacak şey miydi? 

            Etrafındakiler de kendisine hiç benzemiyorlardı. Sarı renkli, çoğu dikenli, uzunlu kısalı bir sürü düzensiz ottu. Ya diğerleri öyle miydi? Henüz başağa durmamış yemyeşil ekinlerin arasında, sıra sıra, dizi dizi boy gösteriyorlardı. Sonra da azıcık meltem esse, bir o yana bir bu yana sallanıp duruyorlar, kulağına kadar erişmese de biliyordu ki eğlenceli şarkılar söylüyorlardı.

            İşte! Gene rüzgâr başlamıştı. İnceden inceye esiyordu. Ekinler sallanmaya başlamıştı. Onlar da bu esintiye uyup, bir sağa, bir sola eğilip duruyorlardı. Ne kadar da alımlı görünüyorlardı. Sırayı bozmadan, düzenli bir şekilde aynı hareketi tekrarlıyorlardı.

           “Heyyy…” dedi gene mırıltılı bir sesle. “Sizinle tanışmak istiyorum”

Kendi sesini kendisi bile zor duymuştu. Tünelden çıkan tren düdüğüne karışmış olan bu sesi onlar nasıl duysundu ki? İyice büzüldü. Boynunu içine doğru çekti. Ağlamaya hazırlanıyordu. Niye diğerleri kendini beğenmişti? Niye kendisini görmezden geliyorlardı? Niye onlara sesini duyuramıyordu.

“Merhaba Gelincik! Ben Serçe.”

“Şeyyy… Merhaba da sen benim ismimi nerden biliyorsun? Ben bile bilmiyorum daha. Bugün doğdum.”

“Bugün doğduğunu da biliyorum. Neden üzgünsün böyle?”

“Neden mi? Yapayalnızım da ondan. Kimse beni sevmiyor. Onlara sesleniyorum beni işitmiyorlar.”

“Dur, şu çitten inip yanına geleyim de anlatayım o zaman.”

Çitin üstünden pır diye uçup aşağıya konan Serçe’nin bir sürü benzeri vardı. Çevredeki ağaçlara, çitin üzerine konmuşlar, uçuyorlar uçuyorlar, sonra da dinleniyorlardı. Arada da yerden bir şeyler bulup yiyorlardı.

“Bunlar da benim ailem” diye tanıtımda bulundu Serçe. “Annem, babam, kardeşlerim, kuzenlerim… Hep birlikte, doğduğumdan beri bu civarda yaşıyoruz.”         

“Sen mutlusundur o zaman.”

“Mutluyum tabii. Bugünlerde yumurtadan çıkacak olan yeni kardeşlerimin doğumunu kutlayacağız. Onlara yuva kurmaya çalışıyoruz kuzenlerimle. Annemle babama yardım ediyoruz”

“Ben kimsesizim ama. Bu sabah doğdum. Doğumuma sevinen olmadı. Ben kendimi tanıtayım dedim. Bir türlü sesimi duyuramadım. Bu yüzden de üzüntülüyüm.”

“Sakın üzülme. Senin doğumuna ben çok sevindim Gelincik. Doğacağını biliyordum. Kaç gündür her sabah gelip bakıyordum.”

“Anlayamadım Serçe Abi? Nerden biliyordun?”

“Bak Gelincik. Biz Serçegiller ailesi olarak kaç yıldır İstasyon Bölgesi’nde yaşıyoruz. Benim dedelerim de burada yaşamışlar.”

“Evet?”

“İşte bu yüzden bu civarı iyi tanırız. Tilkileri, sincapları, diğer kuşları biliriz. Mevsimine göre ortaya çıkan bütün canlılarla tanışırız.”

“Gene bir şey anlamadım Serçe Abi. O dediklerinin hiç birini tanımıyorum. Daha yeni doğdum ben. Onların benimle ne ilgisi var?”

“Biraz sabırlı ol Gelincik! Anlatıyorum ya!”

Gelincik dudağını büzer gibi yaptı. Sabırsız davrandığı için utanmıştı. Başını önüne eğdi. Tam da dibinde siyah benekli, kırmızı bir böceğin yürümekte olduğunu fark etti. Güzel bir canlıya benziyordu. Onunla da tanışmak isteği geçti içinden. Bunu anlamış gibi konuşmaya başladı Serçe.

“İkiniz renk olarak birbirinize çok benziyorsunuz. Uğurböceği diyorlar onun adına. Kırmızı ve siyah renktesiniz ikiniz de. İnsanlar onu da seni de çok seviyorlar.”

“İnsanlar mı?”

Hiçbir şey bilmediği için yeniden utanmıştı Gelincik. Acaba insanlar da mı bunun gibi minicikti? Onların rengi nasıldı? Onlar da mı bu sarı otların arasında yaşıyordu?

“Evet. İnsanlar. Onlar hepimizden büyüklerdir. Bizleri de çok severler. Arada yaramazlık yapıp, bizi kovalayanlar, sizin gibileri koparıp atanlar olur ama çok değildir. Onlar evlerde yaşarlar. Sen şimdi evin ne olduğunu da merak edersin değil mi?”

Halen utanmakta olan Gelincik hafifçe başını salladı. Serçe ile konuşmaya başladığından beri diğerlerine bakmaya fırsat bulamamıştı. Rüzgârın da yardımıyla eğilince çabucak göz attı. Gene eğlenceli şarkılar söylüyorlardı.

“Evler kocaman yapılardır. İçlerinde bir sürü insan yaşar. Çatılarında bizim kışlık evlerimiz vardır. Yağmurlar başladığında kışlık evimize geçeriz. Bizden başka komşularımız da olur o evlerde. Bodrum katlarında fare aileleri yaşar. İçerde kediler olur. Duvarlarında da minik böcekler, karıncalar bulunur. Yağmur yağdığında salyangozlar bile görülebilir.”

“Ne çok bilmediğim şey varmış benim. Onların isimlerini nasıl öğreneceğim ben? Kim tanıştıracak?”

“Ben tanıştıracağım Gelincik. Biz ikimiz seninle eskiden arkadaşız. Sen bilmiyorsun ama…”

Aval aval baktı Gelincik. Hiçbir şey anlamamıştı. Henüz bu sabah doğmuştu, daha az evvel tanışmışlardı; nasıl eski arkadaş olurlardı ki? Az ilerde kendisine benzeyen bir sürü çiçek vardı. Onlarla bile arkadaş olamamışken, pır pır uçan, cıvıl cıvıl cıvıldayan, yerinde duramayan birisiyle nasıl arkadaş olurdu?

Kırmızı taç yapraklı, pırıl pırıl çiçekçiğin meraklı haline acıdı Serçe. Daha fazla merakta bırakmamak için, kısa yoldan anlatmaya niyetlendi.

“Bak Gelincik. Senin ailen de şu karşıdaki tarlada yaşıyor. Annen, baban, kardeşlerin hepsi ordalar. Dur hemen heyecanlanma! Terk edilmedin. Onlar da seni merak ediyorlar. Senin, yolun bu tarafında doğmana ben sebep oldum. Kusura bakma.”

“Ama nasıl?” diye sızlandı Gelincik.

“Bu mevsimin başında rüzgârlı bir gündü. Annenlerin bulunduğu tarladan bir tohum aldım. Gagamla Pamuk Nine’nin balkondaki saksısına bırakacak, onu mutlu edecektim. Pamuk Nine, İstasyon Müdürü’nün annesidir. Bizlere ekmek ufalar, artmış yemekleri kedilere verir, canlıları çok sever. Ben de ona teşekkür etmek için tohum götürüyordum. Öyle kuvvetli bir rüzgâr esti ki dengemi kaybettim, tohumu da düşürdüm.”

Küçük çiçek, üzüntüyle doldu. Ne soracağını şaşırmış gibiydi.

“Rüzgâr dindikten sonra epeyce aradım ama göremedim. Ben de başka tohum alıp götürüp, saksıya bıraktım. Oradaki de dün açtı. Sen de bugün açtın. Kaç gündür yeşermeye, boy atmaya başlamıştın. Yani anlayacağın oradaki kardeşine de sana da, ailene de habercilik görevini ben yapacağım. Az önce müjdenizi vermiş dönüyordum.”

“Sana çok teşekkür ederim Serçe Abi. Yalnız olmadığımı anlattın bana. Biraz daha büyüyünce onların şarkılarına katılacağım.”

“Tabii ki Gelincik! Mevsim sonu olunca, isterseniz seni de Pamuk Nine’nin saksısındaki kardeşini de ailenin bulunduğu tarlaya tohum olarak geri götürürüm. Kışı hep birlikte kar altında geçirirsiniz. İlkbaharda yeniden farklı yerlere gezmeye götürürüm sizi”

“Sevinirim! Anlatacak çok şeyimiz olur! Yeniden ekersin bizi.”

Boz kanatlı Serçe, işittiklerinden sonra neşeyle uçup gitti. Gelincik ise, tarladaki ailesinin hareketlerine uyum sağlamaya çalışarak, bir o yana bir bu yana sallanıp şarkı söylemeye başladı.  



Bu yazı 466 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ

Henüz anket oluşturulmamış.
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI